12 Eylül 2014 Cuma

Cunda Adası'nda Yazın Son Günleri

Aslında Sonbahar'ın ilk günleri demek daha doğru olurdu başlık için. Ne de olsa Eylül'ün ilk haftası takvime göre sonbaharın başlangıcı ama sıcaklık olarak yazı aratmıyor tabi o ayrı. Arkadaşlarla bir ay öncesinden planlayıp otelleri ayarladığımız Cunda Adası tatili birlikte geçirdiğimiz güzel anlara ve paylaşımlara bir yenisini daha ekledi. Zaten hayat sevilen kişilerle paylaşılan zamanlarla daha da anlam kazanıyor ve renkleniyor. Sabah erken saatlerde Cundavilla'ya geldiğimizde ilk izleminimiz olumluydu. Odaları gördüğümüzde de bu butik otelden memnun kalacağımızı anladık. Her ayrıntıda bir zerafet ve kalite vardı. Bahçede doğal ve lezzetli kahvaltıdan sonra deniz kıyısına indik. Aslında benim denize girme saatim geçmişti ama işte tutamadım kendimi; durgun ve temiz denize atladım. Yarım saatten fazla yüzdüm. Çıktıktan sonra güneşte kalmadım. Akşam 17.30 sonrası tekrar bir yarım saat yüzdüm. Tabi ki acısı çıkacaktı gece. Önceki tüm deniz tatillerimde olduğu gibi. Güneşlenmesem de, koruyucu kremler sürsem de hassas cildim denizde kaldığım süre boyunca yanıyordu. O yüzden sabah 7 - 8 arası ve akşam 18.00' den sonra girmem gerekiyordu...

Akşam Cunda merkeze 15 dakika kadar yürüyüp balık lokantalarından birine oturduk. Güzel mezeler, deniz mahsülleri ve beyaz şarap... Zaten Cunda rakı, balık, mezeler, zeytinyağlılar; doğal güzellikler, tarihi konaklar ve kedilerle anılmıyor mu? :) Ertesi sabah grubumuza iki kişi daha -iyi ki :)- katıldı. Gece güneş alerjisinden dolayı hiç uyumadım. Ama sabah güneşin doğuşuna tanık oldum ki gerçekten görülmeye değerdi. Kızarıklıklar ve sızı yüzünden denize giremedim malesef :(. Günü bahçede ve deniz kıyısındaki locada arkadaşlarla sohbetle geçirdim. Bir arkadaşımla Cunda'ya yürüdük ve eczaneden güneş yanığına iyi gelen aloevera jel aldım. Ve akşam yine hep beraber Cunda'ya yürüdük. Ünlü ve rağbet gören lokantalardan birinde açık havada güzel bir yemek yedik. Yine mezeler ve balık harikaydı. Hava, deniz, gökyüzü ve ortam güzel. Sonrasında grupta nargile seven arkadaşımızın isteğiyle deniz kıyısındaki bir nargile kafeye geçtik. Eylül ayı olmasına rağmen kalabalıktı Cunda. Gece yarısı otele döndüğümüzde deniz kıyısındaki locada oturup müzik dinledik ve sohbet ettik.  Yine uyuyamadım. Uykusuz üçüncü gecem olmasına rağmen enerjim oldukça iyiydi. Yorgun ve bitkin hissetmiyordum.

Ve sabah 7.30 da denize girdim ki, benden başka kimse yoktu. Sabahın bu saatlerinde denizde olmayı seviyorum. Tam istediğim gibi oluyor. Mutlulukla yüzdüm. Güneş bulutların arkasında saklanıyordu henüz. Arkadaşlarımın hepsi uyandıktan sonra hep beraber keyifli bir kahvaltı edip bavullarımızı topladık. Otelden öğle sonrası ayrılmayı planladık. O zamana kadar deniz kıyısında kaldık ama biz locadayken birden bir fırtına çıktı önce hafiften yağmur yağdı. Kalkmadık seyrettik ama şiddetleneceği belliydi. Öyle de oldu. Yağmur oldukça hızlandı ve koşarak otele döndük ve epey ıslandık :). Otelden çıkış işlemlerimizi yapıp Cunda'nın merkezinde kalacağımız diğer otele geçtik. Cundavilla'dan çok memnun kalmıştık, 'Bu otel nasıl acaba?' diye merak ediyorduk. Yundantik Cunda Konakları bir bahçe içinde yöreye özgü mimariye sahip dört ayrı binadan oluşuyor. Her bir ayrıntı özenle oluşturulmuş, sade ve zevkli dekorasyonlu ve odaları konforlu bir otel. Turizmci arkadaşımız iki oteli de internetteki araştırmaları sonucu bulup rezervasyon yaptırmıştı. İyi ki bu iki oteli seçmiş. Odalarımıza yerleştik ve bahçede bir süre oturduktan sonra otelden çıkıp hafif yağmura aldırmadan yürüdük. Acıkınca meşhur Taş Kahve'de Ayvalık tostu yedik, yanında ayranla ya da limonatayla. Sakızlı Türk Kahvesi meşhurmuş ben sakızlı sevmem ama niye Türk Kahvesi içmediysem :(. Sonra yine taş, dar ve yokuş sokaklarında dolaştık ki bu tam flaneur'lük bir eylem. Otelin hemen yakınındaki müze olan Cunda Adası’ndaki kilise ve manastırlardan en bilineni çam ve zeytin ağaçlarıyla çevrili olan Taksiyarhis Kilisesi'ni (1873) gezdik. Ardından değirmenin ve kütüphanenin olduğu Aşıklar Tepesi'ne tırmandık. Tepede güzel bir manzara bizi bekliyordu. Oradaki kafede oturup limonata içtik. Otele döndüğümüzde çay, kahve, kek  ve poğaça gibi ikramlarla karşılaşmak da iyi geldi.


Akşam iki arkadaşımızı İstanbul'a uğurladıktan sonra sahildeki balık lokantalarından birinde yöresel balık olan ve hamsiye benzeyen papalina, salata, atom -oldukça acı bir meze-, kalamar vs. yedikten sonra hediyelik eşyalar satılan çarşıda dolaşıp otele döndük. Sakin bahçede derinden gelen müzik eşliğinde ve dolunayda, ışıklandırılmış Taksiyarhis Kilisesi'ne karşı oturup sohbet ettik. Ve ertesi sabah yine zengin çeşitli güzel bir kahvaltıdan sonra kiraladığımız arabayla önce adanın arka tarafındaki Patriça Koyu'na gittik. Yol biraz bozuk ama zeytinlikler ve deniz manzarası harika. Üstelik kıyıda kurulan az sayıdaki plajlardan tertemiz ve durgun denize girmek de mümkün. Biz Giritli bir ailenin işlettiği Minas Beach'e girdik. Sit alanı olduğu için Patriça'da yapılaşmaya izin verilmemesi ne iyi. Böylece sakinliğini, doğal güzelliğini ve temizliğini koruyor. Patriça'nın karşısında kalan ve küçük bir ada olan Güvercinlik'te yıkık duvarları ve kulesiyle Agios Yorgis Manastırı bulunuyor.

Deniz kıyısında bir iki saat kaldıktan sonra Ayvalık' a yöneldik. Önce Ayvalık tostu ve midye tava yedik. Ne yazık ki güneş alerjisine bugün de sağ gözümün sulanması eklendi. O nedenle gözümü pek açamıyordum. Ayvalık'ın dar sokaklarında arabayla gitmenin ne kadar zor olduğunu anladık ama Saatli Cami'ye zor da olsa ulaştık. 1850'lerde kapalı yunan haçı planlı Agai İanni Kilisesi olarak inşa edilen yapı 1928'de camiye dönüştürülmüş. Üç taraftan girişi olan bir bahçede bulunan yapıdaki depremde yıkılan çan kulesi onarılıp saat kulesi olarak kullanılmaya başlanmış. Arabayı park etme sorunundan dolayı fazla kalamayıp Çamlık ve Sarımsaklı'dan geçerek aslında daha önce Ayvalık'a geldiğimde gittiğim Şeytan Sofrası'na yöneliyoruz. Büyük kayalık tepelerin üzerinden adalar ve deniz manzarası herkesi buraya çekiyor. Şeytan'ın ayak izi olduğuna inanılan ve özellikle günbatımı tavsiye edilen bölge aslında cennetten bir köşe gibi. Yıllar önce Çamlık'ta deniz kıyısında annem, babam, ablamla kaldığımız evde herkes gayet rahat uyurken dalgaların sahile vurmasıyla çıkan sesten ürkerek sabaha kadar gözümü kırpmamıştım. Bunda ressam dostumuz Burhan Uygur'un ve ailesinin tepeye doğru çamlar arasında kaldığı evde gaipten sesler duyulmasının etkisi de olabilir :).

Ve Cunda'da son gecemiz de öncekiler gibiydi. Sahilde sıralanan ve etraflarında bolca aç kedi bulunan restoranlardan birinde Cunda'ya özgü lezzetleri bir kez daha tattık. Restoran sahipleri kedilerin müşteriler tarafından beslenmesinden rahatsız. "Biz onları arka tarafta zaten besliyoruz." diyorlar. Yine de arkadaşlarım kedilere tabaklarda kalanları vermeye devam ettiler. Biraz ilerideki açık hava konserinden gelen müzik sesinin eşliğinde ara sokaklara dalıp yürüdükten sonra otelimize döndük. Ertesi gün kahvaltı sonrası arkadaşımla yine dar sokaklardaki konakların kapılarının ve tokmaklarının fotoğraflarını çektik. Yat limanının yakınında içinde çok çeşitli zarif ve eski nesneler bulunan çok hoş bir Antikacı dükkanı gördük. Sahibine "Çok güzel bir ad seçmişsiniz" dediğimizde "Ben seçmedim. Charles Dickens seçmiş." diye espirili bir cevap verdi. Öğle sonrası Ayvalık'a gelip bu kısa ama güzel tatile malesef veda etmek için yola çıktık.

Ayvalık'ın çevresinde irili ufaklı 22 ada bulunuyor. Yerleşim sadece Alibey Adası'nda. Ayvalık'tan bu adaya önce Gönül Yolu ile Lale Adası üzerinden sonra da Türkiye'nin ilk Boğaz Köprüsü olarak bilinen yoldan geçiliyor. Ayvalık’a 8 km uzaklıktaki Cunda Adası’nın (Alibey Adası) tarihi adıyla Nesos’un ilk yerleşimi Yunanistan’dan Ege’ye göçlerle M.Ö. 8. yüzyıla dayanıyor.  Bizans Dönemi ile birlikte bölge önemini kaybediyor. 14. yüzyılın ikinci yarısından sonra Osmanlı idaresine giren Ayvalık ve Cunda’da 1773 yılından sonra zeytin ve zeytinyağı ticaretine dayalı gelişme görülüyor.


Balıkesir’e bağlı ve Ege Denizi kıyısında olan Cunda Adası’nın deniz ve tarihle bütünleşen kent dokusunda kiliseler, manastırlar, yeldeğirmenleri ve özellikle konutlar belirgin bir yere sahip. Her sokakta adım başı karşılaşılan zarif ve özenli mimari detaylar, ağaçlar, çiçekler ve kediler güzel anlara davet ediyor. Dar ve taş sokaklarda geçmişe yolculuk yapılırken tarihi taş evlerin önünde kedilerle birlikte oturan kadınlara rastlamak da mümkün. Bir kapı önünde 10 kedi gördük :) Hayat sokaklarda ya da kapının gerisindeki huzur dolu avlularda yaşanıyor. Yürürken bir şey aradığınızı fark eden halk yardım etmek için girişimde bulunuyor. Restore edilip butik veya küçük otellere çevrilen konakların açık kapısından bir detaya takılıp bakınca içeri davet ediliyorsunuz. Cunda evlerinin tipik özellikleri olarak çoğu dökme demir veya ahşap korkuluklara sahip cumbalı balkonlar, kafesli ve renkli kepenkli pencereler, ahşap veya taş kesme işçiliği, renkli ahşap kapılar ve tokmaklar dikkat çekici.


Adada beş gün boyunca yediğimiz dondurmalar son derece lezzetliydi ve doğaldı. Aslında sakızlısı meşhur ben denemedim. Özellikle yaban mersinli olanı çok beğendim. Çikolatalı zaten hep favorim ama böğürtlenli, limonlu ve incirli de gayet güzeldi. Gündoğumunun, günbatımının ve dolunayı seyretmenin verdiği o his tartışılmaz. Cunda'nın temiz havasında ve kendine özgü atmosferinde daha bir başkaydı. Ege tarihi, mutfağı, doğası, havası, manzarası, denizi ve sıcak insanlarıyla her zaman yaşanılası bir yer olduğunu göstermeye devam ediyor.

*****Bu sayfadaki yazının ve fotoğrafların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir.   2008-2017 Creative Commons License

0 yorum :

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...