28 Ekim 2008 Salı

Parkorman’dan bir romantik geçti: MORRISSEY

10 Haziran Cumartesi gecesi, Efes Pilsen One Love Festival 5 kapsamında Parkorman unutulmaz bir konsere ev sahipliği yaptı. Önceki yıllarda pek çok büyük grubun ve müzisyenin konser verdiği İstanbul’a ‘Morrissey de gelse’ diye hayal ederdim. İki ay öncesinden biletler alınmış ve konser gecesi heyecanla beklenmişti. Bir hayalin gerçekleştiğini görmek çok güzeldi.

22 Mayıs 1959 Manchester doğumlu Steven Patrick Morrissey’in annesi kütüphaneci babası ise hastanede kapıcıydı. Morrissey, Oscar Wilde, James Dean ve müzikte de New York Dolls hayranıydı. 1977 yılında müzik üzerine yazdığı makalelerini dergilere gönderiyordu ama yayınlanmıyordu.* Efsaneleri ve simgeleri seviyordu: onları özenle seçtiğini, onların tehlikesiz olduğunu ve hayal kırıklığına uğratmadığını söylüyordu. Bir işe girip çalışmayan,Yapmam gereken kendi işlerimin olduğuna inanıyordum. Bir başkası için çalışmaktansa açlıktan ölmeyi tercih ederdim.diyen Morrissey gitarist Johnny Marr ile 1982’de The Smiths grubunu kurdu...

25 Ekim 2008 Cumartesi

Gelişigüzel

Nazmi Yılmaz, 1990'lar, kağıt üzerine karakalem, 21 x 29 cm
Blog... Sık güncellenmesi gereken bir şey sanırım. Oysa aylardır yazmamışım. Zaten daha önce yazdıklarım da güncel şeyler değil. Öyleyse benim sayfam biraz amacı dışında gibi. Ne yazmalıydım?

"Bugün dışarı çıktım. yürüdüm. Hayatı ve kendimi sorguladım milyonuncu kez. Mutluluk diye bir şey yok ama hayat galiba güzel."

ya da ertesi gün:

"Melankolik bir gün. Aslında melankolik olan gün değil benim. Nick Drake dinliyorum. Az önce kahvemi içtim, yanında bitter çikolatayla. Canım dışarı çıkmak istemiyor. Sadece uyumak istiyorum. Hava da ruh durumuma uyuyor. Zaten sonbahar."

Başka bir gün:

"Gece güzel. Gece hüzünlü. Dolunay büyülüyor ve aydınlatıyor. Yine uykum yok" vesaire vesaire vesaire (Yul Brynner huzur içinde uyu :))...

Hem kime ne benden.

Nalan Yılmaz, 15 Aralık 2006, Yahoo 360 pages 

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir.   2008-2017 Creative Commons License

21 Ekim 2008 Salı

Olmayan Yer

Hiç olmak ve hiçbir şey istememek. Nietzsche’ye göre "insan hiçbir şey istememektense hiçliği ister". Yeryüzünde sonsuz can sıkıntısına son verecek bir şeyin varlığına inanılmazsa, her şey sıkıntı yaratıyorsa kaçınılmaz olarak acıyla karşılaşılır. Mutsuzluk bir yazarın karakterine söylettiği gibi gerçekten yürekle aynı dili konuşamamaktan mı kaynaklanır? Olmayan bir yerde olunabilir mi? Olmayan bir yer maddeye dönüşmemiş enerjinin olduğu yer midir? Tanımlanabilir mi? Hayır. O hiçbir kavramla açıklanmadığı, anlam yüklenmediği ve sıfatlandırılmadığı sürece olmayandır. 

Tanımlanabilen, maddi, somut bir dünyayı deneyimleyen olmayan bir yerde olabilir mi? Görülebilen, dokunulabilen duyularla algılanan somut, üç boyutlu madde dünyasındaki gerçeklikler yadsınabilir mi? Bunun yanı sıra gizemli biçimlerin çekiciliği, doğaüstü hayallerden gizli görüntüler, düşler, görünüşün ardına gizlenen anlaşılmazlık, somut nesnelerden yola çıkmadan soyutlama, orjinallik de var. Çelişkiye düşünce insan kendini dışa karşı kapatıp on ayaklı yengeç gibi sağlam kabuğunun altına çekilip gizli olan kendine ait dünyasında yaşamayı seçer.

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir.   2008-2017 Creative Commons License 

17 Ekim 2008 Cuma

Avignon'lu Kızlar

Bu ünlü resim Pablo Picasso'nun ve 1907 tarihli. Picasso hüznün hakim olduğu ve sık sık mavi tonlarını kullandığı Mavi Dönemiyle, tiyatro ve sirk dünyasını yansıttığı pembe döneminden sonra Avignon'lu Kızlar'la yeni bir anlayışa geçer. 1905 yılına kadar sembolist özelliklere ve sosyal gerçekçi konulara eğilimi varken bu tarihten sonra sadece resimsel nitelikler üzerinde durur. Monet, Cezanne ve Seurat gibi sanatçıları takip eder. Matisse ve Yaşama Sevinci adlı resmi ilgisini çeker. Bu resim avangard olarak nitelenir ve sanatta yeni bir şeyleri müjdeler. 244 x 235 cm ölçülerindeki Avignon'lu Kızlar Matisse'in resmine gösterilen tepkileri de yansıtır.

Resmin ismini Picasso değil de satın alan kişi vermiş. Kübist resimler de bu genellikle böyle. Sağ taraftaki ilkel ve heykelsi figürler Afrika masklarından uyarlanmışlar. Köşeli hatlara, sert ve şiddetli bir görünüme sahipler. 20. yüzyıl başında Avrupa'da sanatçılar arasında Afrika heykelleri ve maskları heyecanla karşılanır ve koleksiyonu yapılır. Sosyal işlevleri olan ve büyü nesnesi olarak kullanılan heykellerde biçimsel kaygıdan ziyade anlam ve ifade ön planda. Picasso heykelleri gördükten sonra kendi sanatında da gelişme gösterir. Üç boyutlu formları iki boyutlu düzlemde göstermeye çalışır. Farklı bakış açılarından figüre yaklaşır. İnsan figürlerinin hem profilden hem cepheden, çeşitli nesnelerin önden, arkadan, sağdan, soldan, yukarıdan ve aşağıdan görünüşlerini bir arada verir. Bunlar kübizmin özellikleri. Picasso ve arkadaşı Braque, Cezanne'nın ve Fov anlayışta resimler yapan Matisse'in çalışmalarını geliştirip doğa görüntüleri arkasındaki formları araştırmaya yönelirler. Böylece kübist resimler ortaya çıkar.

14 Ekim 2008 Salı

Yıldız Teknik Üniversitesi Bahçesindeki Yeşil Köşk'ün Duvar ve Tavan Resimleri

Şehzade Köşkleri'nin üçüncü sırasında yer alanı renginden dolayı Yeşil Köşk olarak anılıyor. Yüksek bir bodrum üzerinde yükselen iki kattan oluşan köşkün girişi arkadadır. Zemin ve birinci katta değişik büyüklüklerde üçer oda bulunuyor. Köşk bugün Yıldız Vakfı binası olarak kullanılıyor. 

Köşkün zemin katında yapının arka kısmından giriş sağlandıktan sonra bir koridora ulaşılıyor. Koridorun sonunda sağdan aynı hole bakan üç odadan birine giriliyor. Zemin kattaki odaların ikisinde duvar ve tavan resimlerine rastlanıyor. En büyük odasında duvar üzerinde istiridye motifli, bej ve kahverengiden oluşturulmuş ampir bir elips pano içinde yer alan resmin ön planında denize doğru uzanan kara parçası ve üzerinde iki kule tasvir edilmiş.Bu yapılar beyaz, çatıları ise kırmızı boyalıdır. Işık-gölge ile derinlik kazandırılmış ve perspektif uygulanmış. Denize doğru uzanan kahverengi tonların belirgin olduğu kara parçası üzerindeki kuleler yıkılacakmış gibi duruyor. Denizle gökyüzü arasında dağ ve gökyüzünde bulut kümeleri görülüyor. Deniz üzerinde küçük bir yelkenli de unutulmamış. Kulelerin gerisinde yine bildik ağaçlar yerini almış.

13 Ekim 2008 Pazartesi

Yıldız Teknik Üniversitesi Bahçesindeki Sarı Köşk'ün Duvar Resimleri

Osmanlı sarayları içinde en son örneği oluşturan Yıldız Sarayı 500.000 m 2 lik bir alan üzerine kurulmuş. En fazla II. Abdülhamit döneminde (1876-1909) gelişme gösteren saray ve çevresi yüksek duvarlarla çevrili ve Beşiktaş-Ortaköy arasındaki Yıldız tepelerini kapsıyor. Saray; saray yapısı, kışlalar, talim yeri, köşkler, bahçeler ve camilerden oluşan bir kompleks. Kışlalar ve talim yeri günümüze gelmemiş. Yıkılan, yok olan, yanan pek çok köşk ve ek yapıların sayısı yüze yakın. Yapılar kuzeybatıda yoğunluk kazanırken Çırağan’ın üst kısımları daha çok bahçe ve koruluktur. Koruluğun içinde Şale, Çadır ve Malta Köşkleri ve Çini fabrikası yer alır. Sarayın mimarları Agop ve Sarkis Balyan ile Raimondo D’Aranco’dur.

Abdülaziz ve Abdülmecit zamanından kalan yapılar arasında Daire-i Hümayun (Yıldız Kasrı), Büyük Mabeyn Dairesi, Şale Kasrı’nın ilk bölümü, Malta ve Çadır Köşkleri vardır. 44 yıl padişahların oturduğu ve devletin idare edildiği sarayda II. Abdülhamit döneminde 12.000 kişi yaşıyordu. 1974 yılından sonra Kültür Bakanlığı’na geçen sarayı oluşturan yapılar bugün çeşitli amaçlara hizmet ediyor.

Yıldız Sarayı Külliyesi; müze, Şale Köşkü; Milli Saraylar Daire Başkanlığına bağlı müze, Güzel Sanatlar Dairesi; Belediye Müzesi, Dış Karakol ve Arabacılar Dairesi; çeşitli vakıfların merkezleri, IRCICA; Araştırma Merkezi, Yıldız Parkı, Malta ve Çadır Köşkleri; Belediyeye ait ve halka açık, Silahhane, İç bahçe ve havuz çevresi; sosyal ve kültürel etkinliklerin yapıldığı alanlar, Harem, Damatlar Dairesi, Çukursaray, Hünkar Dairesi; Yıldız Teknik Üniversitesinin birimleri olarak kullanılıyor. Saray iç bahçe- Hasbahçe-, Dış bahçe -Yıldız Korusu-, Şale Köşkü bahçesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi çevresindeki Harem bahçeleriyle çevrilidir. 500 dönüm alan üzerindeki bahçelerde 100-110 yıllık ağaçlar ve çok sayıda çeşme, kayalıklar, suların kayalardan dökülmesini sağlayan kaskadlar, köprüler, saksı, çiçek kapları, havuzlar, limonluklar ve çok çeşitli süs bitkileri yer alır. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarının Osmanlı kültürel hayatının göstergesi olan saray ve çevre düzenlemesi, mimarlık ve bezeme anlayışı bakımından döneminin değişik yaklaşımlarını da yansıtır.

9 Ekim 2008 Perşembe

Tapınakların ve Mezarların Muhafızı Sfenks: Mısır, Suriye, Mezopotamya - 1

Sfenks, bazen koçbaşlı ve kanatsız olsa da genellikle kadın başlı, aslan gövdeli ve kartal kanatlı, tapınak ve mezar koruyucu mitolojik bir yaratıktır. Adı, bağlamak, sıkmak ve boğmak anlamındaki ‘sphingein’den gelir ki bu tanımları Yunan mitolojisindeki efsanesiyle yakınlık gösterir. Yunan mitolojisinde aşık ama öldürücü, yok edici, yıkıcı ve kötü şans getiricidir. Hades’in uyutucu demonlarından biri olan sfenksten en erken olarak Hesiodos’un Theogania’sında söz edilir. Bazen Ekhidna ve Orthus’un çocuğu olduğu söylenmesine rağmen asıl babası Typhon’dur. Başka bir efsanede Thebai kralının kızı olduğu ifade edilir. Hesiodos sfenksin annesinin ağzından ateş fışkırtan, üç kafalı canavar Khimaria olabileceğini belirtir.

Sfenksin Oeidipus’la olan efsanesi en yaygın ve en bilinendir. Bu efsaneye göre sfenks, Hera ya da intikam için Ares tarafından halkına kızgın olduğu Thebai’ye gönderilir. Halk, kentin girişinde bir dağda kayalık üzerinde bekleyip gelen geçenlere Musalardan öğrendiği bilmeceleri soran canavarın korkusuyla yaşamaya başlar. Bilmeceler “önce dört, sonra iki, daha sonra da üç ayaklı olan ve en çok ayağı olduğunda en güçsüz olan yaratık kimdir?” ve “iki kız kardeştirler, ikisi de birbirini doğurur” dur. Oeidipus ilk bilmeceyi ‘bebekliğinde elleri ve ayakları üzerinde emekleyen, büyüyünce iki ayağı üstünde yürüyen, yaşlılığında bir bastona tutunan insandır’, ikincisini de ‘gün ve gece’ diye yanıtlayınca sfenks kendini kayanın tepesinden uçuruma atar. Oeidipus da kentin kralı olur. Bu efsaneden sfenksin her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir yaratık olduğu anlaşılır. Başka görüşlere göre canavarı bilmeceyi yanıtladıktan sonra Oeidipus öldürür. Bir diğerinde Thebaililer her gün bilmeceyi çözebilmek için toplanırlar ama başarılı olamazlar. Her günün sonunda da sfenks onlardan birini yer. Homeros bu mitostan söz etmez. Hesiodos’ta da çok az yer alır. Yol kesen sfenksin dış görünüşü şiddet sever, saldırgan kişiliğiyle aslan şeklindedir. Soyguncu olarak pençelere ve geniş, ürkütücü kartal kanatlarına sahiptir. Euripides kanatlarının parıldadığını yazar. Ayrıntılı görünüşünü tarif eden Sofokles sfenks için ‘bqvwosvwv’ kelimesini, Aiskhilos ise ‘svonnepiav npvvravis kvwv’ tanımını kullanır.

Bu kanatlı karışık yaratık, benzeri grifon gibi hem dekoratif hem de görevlerini simgelemek amaçlı Mısır, Suriye, Mezopotamya, Anadolu, Pers, Girit, Miken ve Yunan sanatlarında sık sık yer almıştır. Mısır’da 4. sülalenin 4. firavunu Kefren döneminde (M.Ö. 2558-2532) yapıldığı ileri sürülen Gize’deki büyük heykel bilinen en eski sfenkstir. Burada erkek başlı, kanatsız, aslan gövdelidir ve batı-doğu yönünde uzanır. 74 metre uzunlukta ve 20 metre yükseklikteki anıtsal sfenksin gizli bir ifadeye sahip yüzü firavun Kefren’i, aslan gövdesi de onun gücünü sembolize eder. Gize platosundan doğal tek bir blok kireçtaşından yontularak yapılan heykelin ayaklarının altında alabastar mermerden bir tapınak bulunur. Kralın piramidinin yanındaki doğuya doğru bakan ve başı düz bir başlık ile örtülü olan sfenks tüm vadiyle tapınağın süsüdür ve mezarların bekçisidir. Pençelerinin arasında bir hikayenin anlatıldığı stel vardır. Bu hikayeye göre 4. Thutmosis kafasına kadar kumlarla örtülü heykelin üzerinde uyur. Rüyasında onunla konuşan sfenks kendisini bu kumlardan kurtarırsa Thutmosis’in Mısır’ın kralı olacağına dair söz verir. Yapıldığından bu yana defalarca çöl kumları altına gömülen bu görkemli heykel 18. sülale devrinde, hikayede adı geçen 4. Thutmosis tarafından temizlettirilir. Sonraki dönemlerde önemsiz tamiratlar geçirir ve en son 1998’de Mısırlılar tarafından on yıl süren bir restorasyonda zemine kireçtaşı blokları ilave edilir.

Mısır’da firavun portrelerinin sfenks biçiminde yapılması gelenektir. Bu yaratığın ortaya çıkışı da firavunun aslan kadar güçlü olduğunu göstermek içindir. 56. sülale zamanında sfenks aslanların adı altında anılır ve Aton ile özdeşleştirilir. Yeni imparatorlukta 1. Thutmosis zamanında Gize sfenksinin adı ‘Hor-em-akhet’ yani ‘Horus Ufukta’ ve ‘Horus Mezarlıkta’dır. Latin metinlerinde ise sfenks yeraltı dünyasının kuzeyinde uzak bir yerde durur ve Nemes krallığının sihirli peruğunun koruyucusudur. Orta İmparatorlukta 1. Seostris sarayının muhafızlarıdır. 3. Amenemhat’ın Ugarit’e gönderdiği iki sfenks Baal Tapınağı’nın girişine yerleştirilir. Yeni İmparatorluk döneminde de yapılan tapınaklara açılan yolların iki kenarında kalın temeller üzerine oturan sfenksler dizilidir. Karnak’taki Amon Tapınağı’nın giriş yolundakiler aslan gövdeli ve koçbaşlıdır. Tapınağın tanrısını kötü etkilerden koruduğuna inanılan karışık hayvanların ayaklarının arasında bir tanrının ya da kralın heykeli bulunur.

Mısır mitolojisinde önemli bir rolü olan sfenks yeraltı dünyasının kapılarının da gardiyanıdır. Pasif muhafızlıktan kralın düşmanlarını yok ediciye dönüşen bu doğaüstü yaratık bir yazıtta kendini şöyle ifade eder: “Mezar şapelini korurum. Mezara ait odanın muhafızıyım. Zorla içeri gireni uzaklaştırırım. Düşmanları ve silahlarını yere fırlatırım. Mezar şapelinden hainleri kovarım. Bir yere gizlenmiş düşmanları yok ederim. Gizlenecekleri yerleri kapatırım”. Kahire Müzesi’nde bulunan 4. Thutmosis’in savaş arabası kartal başlı, kanatlı, elinde hayat sembolü ve oraklı tanrı Horus’un düşmanlarını ayakları altında çiğneyen sfenkslerle süslüdür. Mısır’da böcek şeklinde muskalar, mücevherler, duvar resimleri ve steller üzerinde de tanrısal varlıkları, gücü ve bilgiyi simgeleyen sfenksler genellikle uzanmış durumda, erkek başlı, kanatsız ve sakallı olarak tasvir edilir.

Sfenks Mısır etkisiyle Suriye’de de tanınır ama oradaki anlamı belirsizdir. Suriye ve Fenike tasvirlerinin Mısır’dakinden en önemli farkı kanatlı olmasıdır. M.Ö. 15. yüzyılda ortaya çıkan dişi sfenks de başka bir yeniliktir. Mühürlerde, fildişi ve metal eşyalar üzerinde, oturmuş ve pençesini kaldırmış olarak çoğunlukla bir aslan, bir grifon ya da diğer bir sfenksle birlikte görülür. M.Ö. 13. yüzyılda Fenike’de Kral Ahiram lahtinde kral tahtının yanında durur. Sfenksler cennetin kapılarının muhafızlarıysa buradaki de kralın ruhunu cennete almak için bekler. Suriye üslubundaki mühürlerde saçları kısa kesimli veya Mısır’dakileri andıran bir örtüye sahip karşılıklı duran sfenkslerin aralarında bitkisel motifler bulunur. Ana konunun yanında bezeme amaçlı bu tür figürler fildişi eserlerde de betimlenir. Megiddo’dan Hitit üretimi bir fildişi plaka ilginç bir çalışmadır. Plakanın üst bölümünde yüksek konik şapkalı bir sfenksin göğsünden aslan başı çıkar. Alt bölümde ise saçı bantlı sfenksin hathor lülesi göğsüne iner. Kuyruğu arka bacağın altından yukarıya kıvrıktır ve oturan Mısır sfenksi tarzında gergindir. İki figür arasındaki bitki simetrik değildir. Doldurma öğesi olmasından çok bir sembol gibidir. Suriye’den örneklerde sfenks şeklinde fildişi mobilya parçalarına da rastlanır.

Suriye’den Mezopotamya’ya geçen sfenks tasvirleri Erken Sülale Devri’nde ve Yeni Babil sanatlarında mühürlerde, fildişi eserlerde ve kabartmalarda uygulanır. Sümerlerde İştar Tapınağı’nda böyle kanatlı, insan başlı kabartmalar vardır. Yeni Asur döneminden 2. Asurnasirpal’in (M.Ö. 883-859) Nimrud’daki sarayının kapısındaki sfenks aslan gövdeli, kartal kanatlı, erkek başlı, sakallı ve uzun saçlıdır. Lamassu da denilen heykelin önden bakıldığında iki bacağı profilden ise arka bacakları ve ortadaki yürür pozisyondaki beşinci bacağı görülür. Yeni Asur döneminde Nimrud’da Asurahaiddin Sarayı’nın bir oda girişinde öndeki çifti büyük, arkadaki ise küçük boyutlu insan başlı, sakalsız, çökmüş, kanatlı aslan biçiminde sütun altlıkları işlevsellikleriyle ön plana çıkarlar. Arslantaş’tan fildişi bir eserde kutsal ağacın iki tarafında karşılıklı duran koçbaşlı, kanatlı sfenksler vücutlarının oyumu ve ön ayakları arasından sarkan giysileriyle ve ince işçilikleriyle farklılaşır. Çift taç takmış sfenkslerin boyunları, tüyleri ve boynuzları ve kutsal ağacın çevresindeki şeritler altındır. Giysilerinden dolayı Korsaabat’ta bulunmuş kanatlı sfenkse benzerler. Ancak Korsaabat’taki insan başlıdır ve Mısır örneklerindeki gibi başlıklıdır. Samarra ve Nimrud’da fildişi eserlerde bu şekilde sarkan giysili sfenksler bulunur.

Nalan Yılmaz - 23 Temmuz 2005, Cumartesi, Hürriyet, Agora
Nalan Yılmaz - 31 Temmuz 2005, Pazar, Hürriyet, Agora 
Nalan Yılmaz, Tapınakların ve Mezarların Muhafızı Sfenks, 7 Ekim 2008, Lebriz Sanal Dergi

Ayrıca bakınız: Karışık Yaratıklar: Grifon, Sfenks, Kentauros

***** Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir.   2008-2017 Creative Commons License

7 Ekim 2008 Salı

Batı Resminde Natürmort

1560’lardan sonra Hollanda resim atölyelerinde görülen tür stilleven adını alır. Bu sözcük Fransa'da nature morte - ölmüş doğa-, İngilizce’de still-life, Almanca’da stilleben, İtalyanca’da natura morta olarak nitelendirilir. Bu tür, akademi yanlısı ve barok üslup karşıtı çevrelerde yaygınlık kazanır. Natürmortta; canlı varlıklar dışında kalan nesnelerle, çevremizdeki hareketsiz doğa öğeleri, özellikle çiçekler, meyveler ve küçük hayvanlar konu olarak seçilir. Nesneler pratik kullanımları dışındasimgeselbağlantılar açısından da önemlidir. 

Ölüdoğa öğeleri 17. yüzyıla kadar resmin konusuna ve ayrıntıya destek olarak tasvir edilir. İlk kez 17. yüzyılda ana konu olur. Ancak bu türün ilk örneklerine eski Mısır mezarlarında ve Antik Yunan duvar resimlerinde, mozaiklerde, toprak vazoları ve tabakları üzerinde de rastlanır. M.Ö. 1422-1411 yıllarında Mısır’da Menna’nın mezarının duvarlarında meyve, balık, tavuk ve testi tasvirleri bulunur. Bu resimler ölüye sunulan yiyecekleri gösterir. Antik Yunan’dan günümüze örnek ulaşmamıştır ama Pliny ‘Doğa Tarihi’ adlı kitabında Xenion denilen bu resimlerin yapıldığını ve en önemli ustanın Peiraikos olduğunu (M. Ö. III. yy.) belirtmiştir. Natürmort resimler Roma döneminde de Herculanium ve Pompei'de küçük taşınabilir eşyalar üzerine, duvarlara fresk ve mozaik olarak uygulanır. Ekmek dilimleri, yumurta, sebze, meyve, deniz ürünleri gibi yiyeceklerle birlikte pişmiş toprak, cam ve metal kaplar içinde su, zeytinyağı ve şarap ile masada düzenlenmiş çiçek ve meyvelerin resimlendiği Roma natürmortları gerçekçi ve dekoratif özellikler gösterir.

4 Ekim 2008 Cumartesi

Tabula Rasa

Bazen kendimi Samuel Beckett'in romanlarındaki anti-kahramanlar gibi hissediyorum: yatarken veya kımıldamadan otururken zihninden binlerce şeyin akıp gitmesine izin veren, hiçbirini durdurmayan, iç dünyalarında yolculuklara çıkan, boşuna bekleyen, umutsuz, isteksiz, kendinden uzaklaşamayan, hiç kimse olduğunu duyumsayan ve bundan memnun olan.

Bazense bomboş bir zihnim varmış gibi hissediyorum. Sanki o güne kadar hiç bir şey yaşamamış, öğrenmemiş, duymamış, görmemiş, hiçbir şeyin çağrışım yapmadığı, imgesiz boş bir levha. Anılar yok, duygular yok, hortlak düşünceler yok. Sadece oradayım. Bir hiç olarak duruyorum. Suprematistlerin nesnesiz dünyasındaki beyaz içinde beyazı gibi. Dinamik bir sessizlik içinde kozmik sonsuzluğun ritmini duyar gibi.

***** Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir.   2008-2017 Creative Commons License

1 Ekim 2008 Çarşamba

Samuel Beckett'in Hiçlik'te Yüzen Kahramanları

"Hiçbir şey hiçten daha gerçek değildir."

Malone ölüyor

... Yeterince beklemiş olan biri beklemeyi sürdürebilir sonsuza kadar. Belli bir süre geçtikten sonra hiçbir şeyin olmayacağı, hiç kimsenin gelmeyeceği anlaşılır, geriye boş bir bekleyiş kalmıştır yalnızca. 249 / ... Ayakta durmaktansa yatmayı severdi daha çok; en küçük bir gerekçe yatmasına ya da oturmasına yeterliydi; yaşam mücadelesi kıpırdaması için ona baskı yaptığında ancak kalkardı yerinden. Varoluşunun önemli bir bölümü bir taş kadar devinimsiz geçmişti. 251... Günahsız birinin önüne çıkan onca tuzak ve dikenden kendisini koruyacak biri yardımına gelmedi hiç; kendi gücünü ve olanaklarını kullandı, sabahtan akşama akşamdan sabaha süren ölümcül bir yara almadan ayakta kalma uğraşında... Kimse ödüllendirmedi onu, paradan yana da hiç şansı olmadı, alnının teriyle ya da aklını kullanarak biraz kazanabilse çok sorun yaşamayacaktı aslında. 251/ ... Kimsesizlik ve saltık bir yoksunluğun açlık çektiği ve öteki garipler gibi barınacak bir yerin izini sürdüğü günlerin, yalnız ve boşlukta yaşamanın kara sevincini tatmanın bilgiden, güzellikten ve sevgiden uzakta, isteksizlik ve çaresizliğin yoğun özlemini çekiyordu.

Adlandırılamayan 

... Kendimi bulmak, kendimi yitirmek demek, yok olmak ve ilkin bir yabancı gibi, sonra yavaş yavaş her zamanki kimliğimle başka bir yerde yeniden başlamak demek benim için. Bu yere gelince hep orada olduğumu söyleyeceğim ben.  s: 313
... İnsanın nerede olduğunu, nerede kalacağını bilmesi ama orada olmaması ne güzel şey! Sonsuza değin hiç kimse olmadığının bilincinde gönül rahatlığıyla işkence masasına uzanır insan.  s: 351 
... Umutsuzluğa düşmek için düşünmeye gerek yok. s: 382 
... Doğru düşünceyle karşılaşana kadar düşünce üretip durmaktan başka ne yapabilir insan? Her şey sustuğunda, her şey sona erdiğinde tüm söylenmesi gerekenler söylenmiş olacak, bilinmesi gerekmiyor hangi sözler bunlar bilmenin olanağı yok, oralarda bir yerde, yığının kalabalığı içindeler son sözcükler olmaları gerekmiyor. s: 384
... Hiçbir şey olamamış, hiçbir şey yapamamış biri için yeterince aynı şeyi yapıp, yeterince aynı şeyi olduğum için, yalnızca sonu beklemek gerekiyor, yine aynı şey olacak sonunda belki aynı önceki gibi olacak. Yalnızca sona doğru gitmeye ya da sonu titreyerek ya da neşeyle, bilinçle ya da boyun eğerek beklemeye zorunlu olduğumuz onca zaman boyunca olduğumuz gibi olacak. s: 395
... Her şey sonunda nasıl da düzeliyor; sabrın sonu selamet demişler, zaman her derdin ilacı bu düzelmenin nedenlerinden biri de dünyayı artık dönmez, zamanı artık geçmez kılan, acıları sona erdiren dönüp duran şu dünya, hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey anlamadan yalnızca beklemeniz gerekiyor, bir şey yapmak bir işe yaramıyor, elinize bir şey geçmiyor, her şey düzeliyor, hiçbir şey düzelmiyor, hiçbir şey asla bitmeyecek, bu ses asla susmayacak, burada yalnızım, ilk ve son kişiyim, kimseye acı çektirmedim, kimsenin acılarına bir son vermedim, kimse gelip benim acılarıma son vermeyecek, hiçbir zaman gitmeyecek onlar, yerimden kımıldamayacağım hiçbir zaman, huzur nedir bilmeyeceğim hiçbir zaman. s: 397

Beckett, Samuel, Üçleme, 'Molloy, Malone Ölüyor, Adlandırılamayan', çev: Uğur Ün, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1997.

... Malone 'gözden uzak durmak istiyorsanız bütün yapacağınız dümdüz yatmaktır. Heyecan duymadan, hareketsiz, ne sıcak, ne soğuk, ne ılık'... s: 343
... Malone öncelikle iki kişinin ne cesaretle birbirlerine sarılabildiklerine şaşar... Sonra umutsuzluğun güzüyle birbirlerini kucakladıkları kararını verir ama bunun boşuna olduğunu, çünkü her biri kendi sınırlarına çekilmiş iki ayrı vücudun bulunduğunu düşünür. Her birinin ötekine umut bağlayarak birbirlerine sarılmalarından ne sonuç alabileceklerini anlayamaz bir türlü... Sonra gözlemlerini sürdürür. s: 344   

Teber, Serol,Melankoli, Normal bir Anomali, Say Yayınları, İstanbul, 2001
 
Yukarıdaki cümleler yıllar önce okuduğum kitaplardan alıntıdır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...