12 Haziran 2008 Perşembe

Kadın Ruhunu Resmeden Nazmi Yılmaz

Nazmi Yılmaz`ın (23 Ocak 1944, İstanbul - 29 Nisan 2004, İstanbul) çocukluk ve ilk gençlik yıllarında arkadaşlarının karikatürlerini çizerek başlayan resim merakı 1972 yılından sonra ünlü ressamların manzaralarından kopyalar yapmasıyla devam eder. Sonraki yıllarda figüratif çalışmalara ağırlık verir ve 1982 yılında Tünel'de ilk kişisel sergisini açar. O günden sonra İstanbul, Ankara ve İzmir`de 28 kişisel sergi düzenleyip 33 karma sergiye katılan sanatçı genellikle tuval üzerine yağlıboya veya akrilik, kağıt ve karton üzerine pastel ve karışık teknikte çalışmıştır. Desenlerinde ise kalemle çizim, pastelle veya suluboyayla renklendirme görülür.

İlk sergisinden sonra resimleriyle ilgili olarak basına görüşlerini şöyle iletir sanatçı: "Çocukluğumdan beri güzel sanatlara merakım vardı. Eser vermemde en büyük desteği eşim Latife Hanım'dan ve dostum ressam Burhan Uygur'dan gördüm. Çalışmalarımda mutlaka insan vardır, çünkü insanı kainatın mihveri ve yaratılan en mükemmel varlık olarak kabul ediyorum" (1). "Resimlerim yaşayan insan hayatının tuvallere aktarılmış gerçek görüntüleridir" (2)...

Ressam, 1980'lere ait çalışmalarında insanlığın çözümsüz sorunlarını İstanbul'lu kimliğiyle kişisel yaşantısının da izlerini yansıtan çağrışımlarla yorumlar. Çevresinde yer alan kişiler -ailesi, anne ve babası, arkadaşları, yaşadığı kentin insanları- nesneler, doğa ve doğal güzellikler yanı sıra çocukluk anıları resimlerinde karamsarlık, umut, coşku, hüzün gibi ruhsal durumlarla o ana göre biçimlenirler. Sanat ortamında kalıcı iz bırakacağına inanılan ressamın ilk dönem sergileri sonrasında olumlu yorumlar yapılır: “Nazmi Yılmaz genç kuşak sanatçıları içinde sağlam çizgisi, geniş bir duyarlılıklar skalasında yarattığı özgün birleşimlere geçişin ağır sancılarını taşıyan, değerlendirilmesi gereken bir kimliktir. Burhan Uygur'dan Muzaffer Akyol`a uzanan bir düşler dünyasında 'ecol' tavrı geliştiren plastik devamlılık içinde Yılmaz yeni oluşmakta olan yetenekli bir yorumcudur... Ürünlerini iddiasız bir içtenlikle sergileyen sanatçı yüreği geniş, soluğu güçlü bir pentürcüdür. İnsanın açmazlarını zorlayan, yaşadığımız dünyanın biraz gizli kalmış gerçeklerini kendi düşler dünyasına taşıyan bir görünümde, genç kuşağın yaratıcı isimlerindendir, yeter ki sahip çıkılsın" (3). Sanatçının duyarlılığına uygun bir şekilde kadınlar resimlerinde çoğunlukla değil bütünüyle yer bulurlar. Bazı resimlerindeki kadınlar toplumdaki, ülke şartlarındaki ve günümüze ulaşan gelenekler sonucu edinilen konumlarından dolayı kırılgan, hüzünlü, umutsuz, yalnız, hayatın bütün yükünü üzerinde taşıyan, çaresiz ve mutsuz kişiliklere dönüşür.


Genellikle üçlü gruplar halindeki figürler kompozisyon içinde dengeli bir şekilde yerleştirilmiştir. Tek veya ikili figürler resmin ortasında ya seyirciye dönük ya da kendi dünyasında çeşitli duruşlarla vücut hatlarını belli eden şeffaf elbiseler içindedir. Bazen çıplak, bazen de çocuksu görünümdeki kadınlar nesnesiz ya da simgesel nesnelerle birlikte gösterilir. Üçlü gruplarda kendi içlerinde bir bağ söz konusu olsa da bazen resme bakan izleyici aslında hepsinin birbirinden kopuk kendi derinliklerine gömülmüş olduğunu düşünebilir. Bu kalabalığa rağmen yalnızlık duygusunu güçlendirir. İster kentli olsun ister köylü, kadının gerçek hayattaki görevlerinin çokluğu, üstlendiği rollerle birlikte kararlılığı, güzelliğinin yanı sıra hayatı kendisi ve çevresindekiler için elinden geldiğince yaşanabilir, estetik ve kaliteli bir hale getirmesi, annelik duyguları, sevgi dolu olması, fedakarlıkları, duyarlılığı, zorlukların üstesinden gelmek ve güçlüklere karşı koyabilmek de gösterdiği dayanıklılık, her durumda ayağa kalkabilmesi kısaca doğanın kadına verdiği tüm bu özellikler sanatçının hayranlık ve saygı duymasına neden olur. Bir erkek olarak kadının gücü karşısındaki hayranlığını kendince resimlerine yansıtır. 


Kadının bu kadar çok özelliğine rağmen toplum içinde ikinci planda oluşundan bıkkınlığı, kaderciliği, güçlü ve dayanıklı olduğu halde ezik, garip hissettirilmesinin ve baskının sonucu karamsar, yarınından endişeli, ürkek, beklentilerinden vazgeçen halini ve iç dünyasını da yorumlar. Bütün resimlerindeki kadınların böyle olduğunu söyleyemeyiz aslında. Her şeye rağmen umutlu, mutlu, mutsuz olsa da bunu olumsuz bulmayan, halinden memnun, kendi gerçekliğini yaşayan ve oluşturan, gülen figürlerde vardır. Kadınlar genellikle çevrelerindeki erkeklerden soyutlanıp kendi içlerinde bir dünya yaratmışlardır. Bir tür Amazonlardır onlar gibi savaşçı görünmeseler de. Ressamın kadınları erkeklerle birlikte gösterdiği çalışmaları azdır. Ancak bu tür resimlerinde kadın ve erkek arasındaki bağ kendini hissettirir.


Kompozisyonlarda gerçeklik duygusu uyandıran anatomik ve perspektif kurallara bağlı kalmadan bir yere basmayan, yaslanmayan, boşlukta asılı gibi gösterilen figürler renk ve lekeyle bütünleşip keskin hatlarından sıyrılır. Oturdukları, durdukları bir yer olsa bile bu kimi zaman belirsizleşir ve seçilemez. Figürlerin arasında ön planda olması gerekenden küçük veya figürlerle aynı boyda bir ağaç yer alırken arka planda perspektif kurallarına göre küçülmesi gereken ağacın boyu uzayabilir. Bu da konu gerçek hayattan alınsa da kağıda ve tuvale aktarırken fantastik kurguyu sağlamlaştırır. Üç boyutlu dünyanın dışında bir mekan görünümüne neden olur. Bazı çalışmalarında figürler tek bir düzlem üzerindedir. Bazen günbatımıyla veya ay ışığıyla romantik bir atmosfer yaratır ve figürlerin dışarıda bir yerlerde konumlandırıldığı anlaşılır. Bulundukları yerin fark edilmesini sağlayan ipuçlarından boş kalan bölgelerde lekelerle oluşturulan ay, ağaç, kuş, su, çiçek, bulut gibi tamamlayıcı nesneler olsa da kadın figürleri en belirleyici unsurdur. Soyuttan figüre dönüşen gülen, üzülen, çıplak ya da başka dünyadan gelmiş gibi gösterilen kadınların giysilerinin rengiyle fon karışır. Figürler hayalet gibi, siluet halinde, sağlam bedenlerinden kurtulup erir. Sadece yüz olduğunu seçebileceğimiz görünümlere dönüşür. Kollar ve eller ya yandan sarkar ya da önde kavuşturulur ama genellikle olması gerekenden uzun veya kısadır. "Resim malzemeleri elinin altında olduğu an renk, lekeler ve çizgiler ile başlatılan resimler o anki duygusal yüklenmeye göre uçucu veya ağır, çocuksu veya bezgin, umutlu veya hüzünlü bir anlatıma ulaşırlar. Figürler onları tamamlayan başka nesnelerle, soyut veya somut mekanlar içinde eriyip serüvenlerini tamamlayarak biterler” (4).

100 x 100 cm boyutlu tuval çalışmalarında: yine kalabalık veya tek figür halinde eski Yunan giysilerini çağrıştıran kıyafetler içinde su kenarında ya da maket gibi duran iki katlı bir evin önünde evin yüksekliği ile aynı Sokrat başı; elinde çiçek tutan uzun saçlı bir kadın ve yanında genç bir erkek, arkalarında evler, ağaçlar ve sarı, kırmızı gibi sıcak tonların yanı sıra toprak tonları; bir diğer resimde mavi fon üzerinde kompozisyonun tam ortasında büyük bir martı, üstte kanatlarının arasında bir elma gibi tasvirlerinde düşsel anlatımlar da görülür. Bu tür büyük yağlıboya çalışmaları azdır. Birkaç yıl boyunca Asmalımescit'deki atölyesinde 1998 yılında Barometre Sanat Merkezi`nde açtığı sergi için 60’tan fazla büyük boyutlu yağlıboya resimler yapar. Asmalımescit'deki atölyesini kapattıktan sonra Kadıköy'de bir atölyede çalışmalarını sürdürür.

Sanatçı küçük boyutlu tuvaller veya kağıtlar üzerine pastel ve akrilik boyalarla anlatmak istediklerini daha iyi ifade eder ve aslında tipik Nazmi Yılmaz resimleri de bu tarz olanlardır. Ön çalışmasız, anlık duygularına ve düşüncelerine göre içinden gelenleri tuvale veya kağıda aktardığı resimlerinde figürlerden yola çıkarak renk ayarlamasına gider ve denge sağlar. Mavi kullandığında uyumlu renkleriyle destekleyip kompozisyonu tamamlar. İç ve dış dünyanın buluşması somutlaşıp görselliğe ulaşması, düşlerin ve gerçeklerin karışıp içtenlikle ruh durumunun, hislerin yansıtılması, figürlerin kendi fiziksel görünüşlerinden sıyrılıp deforme edilişi, belirgin bir yere sağlam basmayışı, mekansızlık resimlerdeki düşselliği artıran etkenlerdir. Çevreden ve yaşamdan alınan konular olsa da iç dünyayla birleşen anlatımda simgesel nesnelerin figürlerle gizli bir iletişim içinde olduğu söylenebilir. Bazen lekelerle oluşturulan figürler, nesneler konturlarını kaybeder figüratiften soyuta kayan bir anlatıma ulaşır. Bazen de soyuttan, belirsizlikten figüre dönüşüm olur. Renkler kompozisyon bütünlüğü içinde birbirine uygun ve tamamlayıcıdır. Tonlamalarla geçiş sağlanır. Genellikle pastel renkler kullanılır. Mesajdan çok renk, leke ve çizgilerle verilen kurgunun kendi içinde uyumu yakalayabilmesi ve sanatçının kendine göre seçimleriyle aktarımı, üslubu önemlidir.

"Resimlerimde yaşanan hayattan etkilendiğim toplumsal konulara yer veriyorum ve bunları figüratif olarak işlemek için gerekli etkilerden yararlanıyorum. Sosyal içerikli toplumsal konuları işlerken kendi iç dünyamı da, gizemli, içe dönük, yarı fantastik olarak aktarmayı tercih ediyorum. Toplumdaki çelişkileri dile getirirken sinemadan, televizyondan, hikayelerden, romanlardan, şiirden, müzikten de faydalanıyorum. Herkesin yüz yüze geldiği, dilinin ucunda olduğu halde söyleyemediği şeyleri resim diliyle gün ışığına çıkarmaya çalışıyorum. Bir açıdan da kendi iç dünyamın çıkmazlarını zorluyorum" (5).

1998'de açtığı son kişisel sergisi nedeniyle hazırlanan basın bülteninde sanatçı hakkında Naif yanının ağır bastığı resimlerinde bir düş kırıklığı bir kayboluş anı, bir buruk umut kendine özgü renkleri ile uçuşur. Figüratif çalışmalarındaki figürler gözümüze batmadan içimize sıkışırlar ve dolaşmaya başlarlar. Pastel dokunun oluşturduğu güzelliği, yağlıboya ile de sağlayabilen sanatçı için üstat Avni Arbaş 'Onun kendine has oldukça naif bir yanı var. Aferin Nazmi'ye' demiştir. Nazmi Yılmaz bir narin duyarlılık cetveli gibidir. İnsan iç dünyasındaki her bir çırpınışı, her bir santimetrede ayrı ayrı görürsünüz. Yalnızlık renklerini de deli bir ustanın titizliğiyle sunar. Resim yaparken cetvel üzerinde yürür, zıplar, koşar, milimetrelerini işaretler. İşte bir Nazmi Yılmaz sergisi" (6) yazısı yer alır. 1992 - 1998 yılları arasında yedi yaz boyunca Efes Müzesi ve Efes Celsus Kitaplığı'nda açtığı sergiler sayesinde dünyanın 40'dan fazla ülkesindeki sanatseverlere resimleri ulaşır. 2004 yılının Ocak ayında katıldığı son karma sergide 2000-2001 yıllarına ait resimleri sergilenir. 

"56 yıllık yaşamımda -2000 yılında söylemiştir- resim beni bekledi ben de onu son nefesime kadar bekleyeceğim. Neden resim? İç dünyamı başkalarıyla zor paylaşırım. Zaten içe dönük bir insanım. Bir de resim olmasaydı büyük patlamanın olması kaçınılmazdı. Resim her şeye karşı hoşgörülü olmamı sağlıyor. Neden resim? Çünkü desenler, renkler ve çizgiler dünyamızdaki kara lekelerin üzerine yumuşak ve sade bir bulutmuşçasına inip ben'imizin ego denen küstah yanını kırıyor. Latince bir söz vardır 'Yalnızca hoş geçen saatlerimi sayarım'. Ben de yalnızca resimle geçen saatlerimi sayıyorum. Gerisi sahte bir düş. İşte o yüzden resim!".

İçtekilerin çevreye fazla yansımadığı, sadece resimlerde kendini gösteren ruh durumları, sıkıntılar, acılar, sevinçler, heyecanlar... Duyguların, düşüncelerin kendilerine renklerle ve biçimlerle somut olarak yer bulması; objektivasyon. Sessiz, buruk, kırılgan, saygılı, dürüst, modern, çağdaş, çay, rakı ve sigarayla motive olan –aynı zamanda sağlığından olan- ve pek çok sanatçı gibi bireyselliği güçlü bir kişilik. Bireyselliğinin farkındalığıyla büyük küçük ayırt etmeden karşısındakine değer veren, insanları incitmemeye çalışan, özenli ve duyarlı biri. 

Her zaman kendini ifade edebilecek yolu bulan kişilerin özellikle de sanatçıların hayatları boyunca pek çok güçlük ve sıkıntı yaşamış olsalar da şanslı olduğunu düşünürüm. Sanatçıları hayata bağlayan ürettikleridir. Kendi dünyasıyla karşılaşan ressam üretim anında gerçeğe dönüşen şeyde kaybolur. Hayata bağlanırken hayattan kopar. Yeni bir gerçeklik olan yapıtını insanlara sunduğunda varlığını somutlaştırarak kendini de ortaya koyar.“Biçim ve tutku ile düzen ve vitalitenin -canlılık, dirilik, yaşam enerjisi- birliğini sağlayan muhteşem yaratıcılık doruğu vecd’dir -kendinden geçecek derecede dalgınlık, aşırı heyecan, kederlenme, usun ötesine geçme, güçlü bir duygu tarafından ele geçirilme- (7). Resim yapma anında sanatçı bilincin yoğunlaşmasıyla farkındalık tarafından ele geçirilir. Bedenin ve ruhun, somut ve soyutun birlikteliğiyle duyguların ötesinde derin tinselliğe ulaşan yapıtlar tamdır, güçlüdür, sağlamdır. “Kişinin tini düş görmektir...Tin düşsel olarak kendi etkinliğini yansıtır, bu etkinlik hiçliktir” (8). Hiçliğin içinden varlığa ulaşır ve onu görünür kılar sanatçı. 



Nazmi Yılmaz'ın yaptığı resimler onun hayattaki en sağlam sütunu, payesi, desteğidir. Resim yaptığı sürece yaşama sevinci olur, güç bulur. Rahatsızlığı nedeniyle iki yıl gibi uzun bir süre resim yapamaması onu hayattan uzaklaştırıp melankoliye düşürür. Gün geçtikçe sessizleşir, eylemleri basitleşir, azalır, çevreye yabancılaşıp daha da içine döner. Karl Jasper’ın sözünü doğrular gibidir; “En son yanıtları bulmuş olan, artık öbürüyle konuşamaz; inandığı şeyin hatırı için gerçek iletişimin akışını koparmış olur” (9). Beynindeki tıkanıklık resim yapmasını engellediği gibi günlük yaşamını da etkiler. Resimsiz sanki bitkisel hayatta gibidir. Tin ayakta duramaz. Dayanağından uzaklaşması, eline boyaları ve fırçaları alamaması moralsizliğe neden olur. Yine de umutsuz değildir. Resimlerinden söz ederken gözleri parlar ve bir gün yeniden resim yapabileceğine inanır. Susan Sontag “etkili sanat yapıtının ardında susma bıraktığını” (10) belirtir. İnsan yaşamının da bir sanat eseri olduğunu kabul edersek eğer etkiliyse onun ardında da sessizliğin olması olağandır.

Notlar

1-  Son Havadis Gazetesi, 23 Ekim 1983
2-  Son Havadis Gazetesi, 6 Haziran 1984
3-  Dobrucalı, Semra, "Bir Duygu Yorumcusu Nazmi Yılmaz ve Genç Kuşak Üzerine Eleştirinin Eleştirisi", Cumhuriyet Gazetesi, Ekim 1983
4-  Gürel, Haşim Nur, "Nazmi Yilmaz'in 4. Kişisel Sergisi Nedeniyle", Sanat Çevresi 73, Kasım 1984, s: 53
5-  Bakançocukları, Çetin, Sanat Köşesi, Söyleşi: Nazmi Yılmaz, Pirelli, Kasım 1987, Yıl: 23 Sayı: 27, s: 22 - 23
6-  Barometre Sanat Merkezi, Sergi Basın Bülteni, Mayıs 1998
7-  May, Rollo, Yaratma Cesareti, çev: A. Oysal, Metis, İstanbul, 2001, s: 69
8-  Kierkegaard, Soren, Kaygı Kavramı, çev. T. Armaner, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2003, s: 55
9-  Sontag, Susan, Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş, Metis, 1998, s: 59
10- Sontag, Susan, a.g.e., s: 61  
 
NALAN YILMAZ. 2004 - 2006

*** Bu yazım 10 Mayıs 2004'te Hürriyet Agora'da, yeniden düzenlediğim yukarıdaki son hali ise 36 görselle Lebriz Sanal Dergi'de 21 Ağustos 2006'da yayınlandı.***


Nazmi Yılmaz ile ilgili diğer bağlantılar: 

Ressam Nazmi Yılmaz'ın Sergileri  
Yalnızca Hoş Geçen Saatlerimi Sayarım
Ameliyat
9. Yıl Anısına
7. Yıl Anısına
Ressam Nazmi Yılmaz'ın Manzara Resimleri
 
***** Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir.   2008-2017  Creative Commons License

2 yorum :

  1. Gerçek sanatçıları hep aramayla buluyor insan ortalıkta dönen onca paçavra var ki sanat diye yutturulan gerçek sanatçıya sıra gelemiyor bir türlü... sayenizde iyi bir sanatçı tanımış oldum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yorumunuz için teşekkürler...

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...